Batı Sanatında Soyut Resim | Batı'daki Soyut Çalışmalar
15842
post-template-default,single,single-post,postid-15842,single-format-standard,ajax_fade,page_not_loaded,,qode-child-theme-ver-1.0.0,qode-theme-ver-10.1.2,wpb-js-composer js-comp-ver-5.1,vc_responsive
 

Batı Sanatında Soyut Resim

Batı Sanatında Soyut Resim

1912 yılında Vassily Kandinsky‟nin (1866-1944) “Concerning The Spiritual In Art”, “Sanatta Zihinsellik Üzerine” adını taşıyan teorik kitabı yayımlanır. Bunu Mondrianın (1872-1944), 1919-20 tarihlerinde “Natural Reality And Abstract Reality” (An Essay in Trialogue Form) adlı kitabı takip eder. Bu kitaplar iki ünlü sanatçının resimdeki tutumunu ve sanat etiklerini açıklayan niteliktedir. Kandinsky‟nin imzasını attığı “Sanatta Zihinsellik Üzerine” adlı kitap, soyut sanatın felsefi içeriğini ve ne olduğunu “konseptini” dile getirmekteydi. Kandinsky resim çalışmaları sırasında temellendirmiş ve geliştirmiş olduğu soyut sanat teorisini kendine özgü diliyle aktarmaktaydı. Soyut sanatın manifestosu niteliğini taşıyan bu kitap yayınlandığı anda geniş bir yankı yaratmış ve birçok sanatçıyı etkisi altına almıştır. Dünya sanatında figüratif resim geleneğini ve ifadelerini bir kenara bırakıp, Batı resim geleneklerinin karşıt yönünde üretilen soyut sanat örnekleri yüzyılın başlangıçlarında ilk kez 1910‟da Kandinsky‟nin yapmış olduğu bir suluboya kompozisyonu ile başlamış Mondrian, Robert Delaunay (1885-1941), Picabia(1879-1953), Jean Arp (1887-1966) ve Franz Kupka (1871-1957) ile devam etmiştir.

1910larda başlayan bu stil gerçekte bir ekol olmayıp bir anlayışı dile getirmekteydi. Soyut sanatın en büyük özelliği artık sanatçıların doğaya bakmadan beyinleriyle çalışmalarıydı. Zihinsel yaratının ve işleyişin önem kazandığı bu tarz “Cerebral” bir tutumu sergiliyordu.

Soyut sanatçılar sanat politikalarında öylesine kesin bir tavır içine girmişlerdi ki ünlü usta Mondrian gerçek peyzaja arkasını dönerek oturuyordu. Hiç bir portre, natürmort ya da peyzaja prim verilmiyordu.

Soyut sanat başlangıcından günümüze kadar birçok avangard sanat akımıyla çarpışarak ilerlemiş, 1907de başlayan Kübizm, 1910da Fütürizm, 1911de Ekspresyonizm, 1913‟de Süpramatizm,1914‟de Konstrüktivizm, 1916‟da Dada hareketi, 1918’de Pürizm ve 1923‟de Sürrealizm gibi sanat ekolleriyle gizli bir yarış içinde yüzyılı tamamlamıştır. Soyut sanatla birlikte figüratif sanatın başvurduğu araç ve gereçler, ideler, anlayışlar değişmiş, yerine tuvalde gözün alışık olmadığı formlar, yeni espas anlayışları, renk ve ışık lekeleri, aykırı bir çizgi ve tuvalde renk elemanlarıyla sağlanan yeni armoniler gündeme gelmeye başlamıştır. Gerçekte 1910larda Kandinsky, Mondrian, Jean Arp ve Picabia ile başlayan soyut sanat ilk kez gündeme geldiğinde batı entelejensiyası tarafından bile zor anlaşılır bir yapı taşımaktaydı. Bu güçlük, soyut resim yapan sanatçıların dünyayı yeni bir dille ifade etmeleri, doğaya sırtlarını dönerek apayrı estetiğe başvurmalarından kaynaklanmaktaydı. Soyut resim yapan sanatçı insanın gözle görebildiği tüm biçimlerin ötesinde yepyeni bir biçim önermekteydi. Batı resim tradisyonları içinde soyut sanat hemen kabul görmemiş, tartışmalara ve yadırgamalara yol açmıştır, çünkü resim izleyicisi yine de tabloda bir hikâye etme, anlatı beklemekteydi.

Batı resminde soyuta giden yol Batı sanatında Kandinsky ve Mondrian ile başladığı kabul edilen soyut resim kökleri yüz yıl öncelerine dayanan bir dizi sanatsal devrim ve evrim ile şekillenmiştir. Bu devrimsel atılımları yapan ve estetik olarak sanata bir aşama kazandırmış olan şahsında ortaya konulması soyut sanatı anlamak açısından açıklayıcıdır. 1.1.1. William Turner (1775 – 1851) 19.yüzyıl sanatı ve toplumu değişime uğratacak önemli toplumsal olaylara sahne olmuştur. 1830, 1848 ayaklanmaları, 1870 savaşı, 1789 Fransız Devrimi, gelişmekte olan sanayinin neden olmaya başladığı bunalımlar, bu dönemdeki toplumsal olayların en belirginleridir. 18.yüzyılın sonlarında doğan Romantizm güzel sanatlar alanında ünlü sanatçılar yetiştirmiştir. Bu akımın en önemli sanatçıları Fransisko Goya, Teodore Gericault, Eugene Delacroix‟tir. Romantik sanat duyguyu temel alır. Sanatçı doğrudan kendisine yönelmiştir, güzellik yerine ifadeyi ön plânda tutar. “Ship on Fire”, 1826-1830 Turner‟ın 1834‟de yaptığı Lordlar Kamarası ve Avam Kamarası Yangını adlı resim, onu çok etkileyen bir olayın çarpıcı bir sunumudur. 1830‟lı yılların sonlarından itibaren doğanın yıkıcı gücünü ortaya koyan hareketli kompozisyonlar daha fazla önem kazanmaya başlar. Rüzgârın ve suyun gücü, hem açık, sert fırça vuruşları hem de birçok örnekte dönen, helezoni kompozisyonlarla aktarılır. Özellikle, Goethe‟nin teorilerine göndermeler içeren ve 1842- 1844 yıllarında gerçekleştirdiği Gölge ve Karanlık- Su Baskının Akşamı, Işık ve Renk- Su Baskınından Sonraki Sabah, Kar Fırtınası, Yağmur- Buhar ve Hız- Büyük Batı Demiryolu gibi resimler, bu anlamda önemlidir. Işık ve Renk, 1843 yılında Goethe‟ye özel bir referansla sergilenmiştir. Turner‟ın sanat üretiminin zirvesini oluşturan bu resimlerde, tuval yüzeyi bir ışık kaynağına dönüşmüş, biçimler ve renkler bu kaynağın içerisinde giderek soyutlaşan bir doğa görünümü tanımlamaya başlamıştır. Çağdaş resmin öncüsü olarak değerlendirilen ingiliz sanatçının kapalı, insanlardan kaçan bir kiiiliği vardı ve 1851 yılında Thames kıyılarında takma bir isim kullanarak tek başına yaşadığı bakımsız bir kulübede hayata veda etmiştir. Turner tabiatçı gelecekçilikten uzaklaşma eğilimiyle soyut sanatın ilk habercilerinden biri olarak kabul edilebilir. Kendisi Protestan ingiltere‟sinin sanatsal durgunluğunda dünya sanatının tamamını etkileyecek öncül bir tutumun başlatıcısı olarak, sanat tarihinde önemli bir yere oturmuştur. “A Sunset”, 1840 1.1.2. Paul Cezanne (1839 – 1906) Van Gogh, Gauguin, Seurat, Lautrec, Cezanne gibi izlenimcilik sonrası sanatçılar modern resmin öncüleri olarak kabul edilmektedirler. Bu sanatçılar arasında, resim sanatında köklü değişikliklerin yolunu açan bir anlayışın yaratıcısı olan Cezanne‟ın ayrıcalıklı bir yere sahip olduğu görülmektedir. O, gönüllü bir şekilde inzivaya çekilerek sürekli çalışmış ve tuvalle olan hesaplaşması sonucunda resim sanatında çığır açmıştır. Paul Cezanne, varlıklı bir banker ve tüccarın oğlu olarak, 1839 yılında Aix- en- Provence‟da dünyaya gelmiştir. Collège Bourbon‟da aldığı eğitim sırasında, edebiyat alanında ünlü bir isim olacak Emile Zola ile dostluk kurmuştur. Kendisi için çok şey ifade eden bu dostluk, Aix‟in kırlarında yapılan uzun gezintiler sırasında sanat üzerine yoğunlaşan derin sohbetlerle pekişmiştir. Nana ve Meyhane‟nin yazarı Zola, çok sonraları Cezanne‟a yazdığı bir mektubunda bu günleri şu şekilde hatırlayacaktır: On yıl boyunca sanattan ve edebiyattan konuşup durduk… Farkında olmaksızın bizim birer devrimci olduğumuzu şimdi görebiliyor musun? Aix`de Zola‟yla birlikte doğayla içiçe süren yaşantı, onun sanat görüşünün biçimlenmesinde etkili olan erken kaynaklardan birisi olarak değerlendirilebilir. Zola‟nın 1858‟de annesiyle birlikte Paris‟e yerleşmesi, bu yaşantının kesilmesine neden olmuştur, ancak iki arkadaş sanat üzerine tartışmalarını düzenli mektuplaşmalarla sürdürmüşlerdir. Bu sırada Cezanne, babasının isteğiyle Aix‟deki üniversitede hukuk öğrenimi görmeye başlamış, fakat aynı zamanda alçı heykellerden kopyalar ve doğadan çalışmalar yaptığı çizim akademisine kaydolmuştur. Giderek resme yoğunlaşmaya başlaması ve hukuk eğitimini ikinci plana atması, Zola‟nın onu heyecanlandıran Paris hikâyeleri ve Paris‟e gelmesi konusundaki ısrarlarıyla birleşince 1861‟de babasının izniyle bu şehre gitmiştir. “Mountains in Provence”, 1886-1890 Burada Atelier Suisse‟de resim eğitimi almaya başlamıştır. Her sabah 6 ile 11 arasında beş saat süren çalışmalar sonrasında, zamanının çoğunu Louvre‟da eski ustaların eserlerini inceleyerek geçirmiştir. Fakat altı ay sonunda, Zola‟nın karşı çıkışına rağmen, Aix‟e geri dönmüş ve babasının ofisinde çalışmaya başlamıştır. Aix‟de geçen yaklaşık bir yıllık sürenin ardından, 1862 sonlarında tekrar Paris‟e gitmiştir. Atelier Suisse‟de Pissarro ile tanışması onun sanat kariyeri açısından son derece önemli bir gelişmedir. Pissarro aracılığıyla 1862‟de Monet, Bazille, Sisley ve Renoir ile tanışmış, nadiren de olsa genç sanatçıların Café Guerbois‟daki toplantılarına katılmış fakat tartışmalara dâhil olmamıştır. Cezanne, bu dönemde babasından gelen harçlıkla yaşamını sürdürmektedir. 1863‟de Reddedilenler Salonu‟nda eserlerini sergilemiştir. Akademi jürisinin, sanatçıların eserlerini gösterebildikleri düzenli bir sergi etkinliği olan ve sanat ortamı açısından büyük önem taşıyan Paris Salonu‟na gönderilen resimlerin tümünü geri çevirmesi üzerine düzenlenen bu sergi, Akademi karşıtı öncü sanat yaklaşımlarının toplandığı bir etkinlik kimliğini kazanmıştır. Sanat kariyerinin başlangıcındaki Cezanne‟ın bu sergide yer alması, onun öncü kimliğinin ilk işaretlerini vermektedir. Bu arada, yakın dostu Zola 1866‟da L‟Evenement gazetesinde onu öven yazılar yazmıştır. Paris‟teki ilk dönemlerinde, özellikle Delacroix‟nın sanatından etkilenmiş olduğu anlaşılmaktadır. Louvre‟da ustalardan kopyalar yaparak çalışmakta, Zola ile sanatın geleceği üzerine tartışmalar yapmaktadır. 1870 e kadar Paris‟te çalışmalarını sürdürmüş olmakla birlikte, 1865 ve 1866‟da Aix‟de uzun süreli olarak ikamet ettiği dönemler olmuş ve bu sırada babasının, amcasının ve ressam Achille Emperaire‟in palet bıçağı tekniğiyle gerçekleştirdiği ve koyu renklerin hâkim olduğu portrelerini yapmıştır. 1860‟larda sanatçının coşkulu güneyli yaradılışı kendini bir seri melodramatik ve az çok erotik nitelikte resimde ifade etmiştir. Otopsi (1861) ve Cinayet (1870) gerilimin yüksek olduğu çalışmalarıdır; buna karşılık Kaçırma (1867) ve Aziz Antonio‟nun Baştan Çıkarılışı (y.1870) erotizmin hissedildiği bu döneme ait örneklerdir. Bu resimlerin ortak özelliği, belirgin bir deformasyon ve koyu renk kullanımıdır. Bu dönemde ayrıca bazı natürmort çalışmaları da gerçekleştirmiştir.

1860‟lı yıllarda Paris‟te yoğunlaşan çalışmaları, Fransa- Prusya savaşının çıkması üzerine kesintiye uğramış ve sanatçı, Fransa‟nın güneyindeki Estaque‟a, sonradan karısı olacak modeli Hortense Fiquet ile birlikte gitmiştir. Babası bu kadınla olan ilişkisinden dolayı Cezanne‟a destek olmayı kestiği için maddi açıdan sıkıntı yaşadığı bu dönemde, resme giderek daha fazla yoğunlaşmıştır. 1866‟da Seine nehri kıyısında ilk açık hava resmi çalışmalarını yapmış olan sanatçı için güneyin ışığı yeni bir kaynak olmuştur. 1872 yılında Ponoise‟da, Pissarro ile birlikte çalışmaya başlamış ve onunla uzun ve verimli bir düşünce alışverişine girerek ışıklı, izlenimci palete yönelmiştir.

Pissarro ile çalıştığı bu dönemde, izlenimcilerin geliştirdiği renk ve ışık kuramlarını özümsemiş olan Cezanne, aynı sıralarda Van Gogh‟la ve resimleri karşılığında kendisinden boya ve tuval bezi alabildiği sanat taciri Julien Tanguy ile tanışmıştır. Bir başka sanat taciri ünlü Ambroise Vollard, ilk defa Cezanne‟ın bir resmini Tanguy‟ün vitrininde görüşünü şu şekilde hatırlamaktadır: „ilk defa olarak ressamın bir tablosunu görüşüm, bir nehir kenarı gösteren bir resmi, Clauzel sokağındaki küçük bir boya satıcısının, Tanguy Baba‟nın vitrininde idi. Bu bende, mideme yediğim bir darbe etkisini yarattı. (VOLLARD, A.; Bir Tablo Satıcısının Anıları, ç: Nur Vergin, Halk El Sanatları Yayınları, istanbul, 1974, s77) House and Trees, 1890- 94 Cezanne, 1874 yılında fotoğrafçı Nadar‟ın Paris‟te Boulevard des Capucines‟deki stüdyosunda açılan ilk izlenimci sergiye katılmıştır. Sergide yer alan Modern Olympia halkın en fazla tepkisini çeken eserlerden birisi olmuştur. Manet‟nin aynı konulu resmine gönderme olan bu çalışmada; siyah bir kadın tarafından elbiseleri çıkartılan uzanmış çıplak bir kadın figürü ve onları izleyen bir erkek figürü (muhtemelen Cezanne‟ın kendisi) yer almaktadır. Fırça vuruşlarındaki rahatlık ve figürlerdeki deformasyonun dışında, konunun çarpıcılığı tepkilerin odak noktası olmasına yol açmıştır. Sergideki diğer izlenimci tarzdaki manzaraların arasında bu konu özellikle dikkat çekmiş olmalıdır. Sanatçı, izlenimcilerin üçüncü sergisine 16 resmiyle katılmıştır. Bu dönemde, üslubunda giderek Cezanne‟ın yaradılışındaki coşkulu romantizmin etkileri durulmaya başlamış ve aslen ona pek de uygun olmayan Delacroix benzeri tekniği terk etmiştir. 1870‟li yıllarda ürettiği manzara, natürmort ve portrelerde kendine özgü resim dilinin oluşmaya başladığı görülmektedir. Sanat görüşünün izlenimcilerinkiyle uyuşmadığını anlamıştır. O, izlenimciler gibi, doğadan anlık izlenimler edinmeye ve bu nedenle hızlı çalışmaya temellenen resim anlayışından farklı bir görüşe sahiptir. Cezanne da izlenimciler gibi doğadan çalışmayı benimsemiş olmakla birlikte, onlardan farklı olarak doğayı yalnız geçici görünümüyle değil, kalıcı ve değişmez değerleriyle vermek istemektedir.

No Comments

Post A Comment